bebekvemelek

Bir meleğe aşık olmak sadece bir bebeğin, bir bebeğe aşık olmak ise sadece bir meleğin tanrı vergisi deliliğidir.

Ad: bebekvemelek

Salı, Eylül 05, 2006


İnsanların günden güne değiştiği büyük ama aynı zamanda da ufacık bir gezegende bu kadar minik bir değişikliğin ne gibi bir önemi olabilir ? İşte , insanların hayatları boyunca göz ardı ettikleri en büyük şey bu küçümen 'şey'ler .
Büyük sözler , sonuçlar ve cevaplar daima ufacık ayrıntıların aralarında gizlidir . Bu nedenledir ki bir kitap okurken herhangi bir sayfasındaki herhangi bir kelimede duraklar ve düşünmeye başlarsın . Düşünmenin , sadece düşünmekle yetinmenin olmayacağı zamanlarda ise kalemine koşarsın ki daha da ileriye gidebilesin . Ben , bu yapılanı iğne ile dünyanın merkezine ulaşmak adına yapılan bir kazı olarak nitelendiriyorum . her şeyin merkezine yapılan bir kazı . Keşfetmenin o dayanılması güç heyecanı ve bu heyecanın yaşattığı o muhteşem haz ? Sonra dönüp baktığımda tüm bu yaşadıklarımı ya da hissettiklerimi bana tattırmış olanın yalnızca bir cümle yada o cümledeki ufacık bir kelime (ama küçümsenmeyecek) olduğunu sanıyorum . Bu , çok az değişiklik gösteriyor ve sayfalar oluyor zaman zaman ama asla 'hayatımı değiştiren kitap'ım olmuyor .
Suyun yatağını değiştiren Minik Bir Canlının Pofuduk Ellerinden başkası değildir ve bunu başkaları tarafından yazılmış bir kitap anlatamaz . İşte 'Hayatımın Kitabı' O , Minik Canlı ile yazılmış olan Kitap'tır . Her sayfasındaki her kelimenin üzerine ayrı ayrı defalarca dokunulmuş olan . Bunu ben , tıpkı Güzellikler Dünyasını nakış nakış işlemeye benzetiyorum incecik bir iğne ile .

Melek

Pazar, Nisan 23, 2006


İnsanları ve zamanları bilmek .... Hangi aralıkta hangi bedende bulunmuş olduğunun takibinde olmak birçoğu için imkansız olsa da insanların bazıları onları hatırlar . Ya da bir şekilde izler bırakırlar bir dahakine dünyaya getirilişlerinde ruhlarının anahtar olup kitledikleri kapıları açabilecekleri .

İki ayrı kadın , iki ayrı zaman ve aynı obje üzerine kurulu "ufak" bir hikaye ....

Melek

Cumartesi, Nisan 22, 2006

İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.


- Komserim, bir maruzatım var ....
- Ne var evladım?
- Nezaretteki beyaz önlüklü adam kağıt kalem istiyor.
- Deli doktoru? Ne yapacakmış? Kendisi deli onun be!
- Bilmiyorum komserim. Savunma mıymış neymiş.
- Bunun için mi geldin çocuğum? Ben size şu saatten sonra rahatsız etmeyin demedim mi! Biz ifadesini alırız vakti gelince, o neyi savunacakmış!
- Komserim ....
- Yıkıl!


....

Biliyorum, azar işitecek zavallı polis. Ama ne yapayım, onu bir şekilde göndermesem göğsümdeki zincire asılı dolmakalemimi çıkartıp bu notları rahatlıkla yazamazdım beyaz gömleğimin astarına. Tuhaf bir davranış, ki zaten mesleğim de gözönünde bulundurulunca, dikkat çeker, burdan çıkmamı iyice zorlaştırır bakarsın. Benim de böyle bir ruh hastalığım var işte: yazmak. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş derler, ben de bu yazma saplantımı onaramıyorum.

Birincisi, buraya nasıl getirildim hatırlamıyorum. Sanırım başıma sert bir cisimle vuruldu. Lakin başıma o darbeyi ne zaman, nerede ve neden yedim onu çok iyi biliyorum. Herşey geçen gün, bir kasırga gibi hışımla çıktığımda başladı, başhekimin odasından. O ustura gibi insanı irkilten keskinlikte sözleri hala kulaklarımda yankılanıyor, koridorların duvarlarına çarpıp çarpıp geri dönüyordu bana: Hayır. Yüz defa gelseniz yine cevabım hayır. Bu hastaların hayatlarında bir ayna görüp görebilecekleri tek zamanlar ya buraya girmeden evvel, yahut buradan çıktıktan sonrasıdır

Haklıydı, sayın Başhekimim. Zaten bu hastanedeki her insan onun masasındaki bir dosya numarasından ibaretti. Bir ilkokul müdürü gibiydi; kutsal bir meslek olan öğretmenlik sıfatını gururla taşıyor, lakin öğrencilerinin bir tekini dahi tanımıyordu. Ha bir eksik ha iki fazla. Bin civarında olsunlar yeter, ki müfettiş soru sormasın.

Ama bir yolu olmak zorundaydı. Bu İnsanın İliklerini Yakan Güzellikteki Bir Kadınının beton duvarlar arasında kendi güzelliğini görebileceği bir aynadan yoksun tutulması ile, haritası yakılmış bir define arasında umutsuzluk bakımından ne fark vardı. Ayrıca .... ben güzelliğin iyileştirici gücüne inanırım. Kendi güzelliğinin Ona da yardımcı olmasını sağlayabilirdim belki, Onu ilk gördüğüm günden beri aklımda olan birşey. Lakin bunun için bir ayna gerekiyordu, şayet ne ben, ne de tanıdığım hiçbir yazar, Onu Ona kelimelerle anlatamazdı. Bir aynanın bunu başarabileceği de son derece şüpheli olmakla beraber, Onun Gözlerindeki gecede saklı sihirli birşeyler, kendi güzelliğini görürse, (bir başke deyişle, hatırlatılırsa ? hafızasını kaybetti beridir aynaya bakmamıştı) o saklandıkları yerden çıkıp bir mucize yaratabilirlerdi.

İşte o esnada aklıma geldi doktorluk kariyerimi riske atan o fikir. Beş katın merdivenlerini nasıl indiğimi hatırlamıyorum. Belki de düştüm. Belki de 17 numaradakinin yapabileceğine inandığım şekli ile, uçtum.


İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.

Her zamanki gibi, güzel olduğu kadar, muhalefetti de küçük hanım. Daha ben Onun inceden hanımeli kokan odasına girer girmez, pencereye dönük yüzünü bana çevirmeye bile tenezzül etmeden başladı:

- Mürekkebim bitmedi.
- Biliyorum.
- Kalemimi kırmadım.
- Gördüm.
- Çukulata saati değil.
- Evet, daha 4 saati var.
- Aç değilim.
- Farkındayım.
- Yırtarak dahi bitiremeyeceğim kadar kağıt da var olduğuna göre odamda, siz neden buradasınız?
- Bir Doktor, sadece kağıt kalem mürekkep çukulata getirmek için mi uğramalı hastasının yanına?
- Başka ne eksiğim var?
- Bu.
- O nedir?
- Bir hediye.
- Doğumgünüm değil.
- Ne farkeder?
- Bana hediye vermek için bir sebebiniz olup olmaması arasındaki farkı farkeder.
- Bence hediye vermek için en yerinde sebep, sebepsizliktir.
- Sebepsizlik te bir sebeptir Doktor Bey ve sizin sebebiniz sebepsizlik değil.
- Madem herşeyi biliyorsunuz elimde ne olduğunu da bilin, dönüp bakmadan.
- Sağ elinizdekinin mi?
- Evet.... ama.... sağ elimde durduğunu nerden bildiniz?
- Müzisyenliğinizden ötürü sol kolunuz daha kuvvetli, bu nedenle ağır, ve 60 santim boylarında bir paketi ancak sağ elinizle merdivenlerden taşırsanız, bu denli nefes nefeseliğinizi saklama girişiminde bulunuyorsunuz konuşurken.

Hepsi tamam, da boyunu nereden bilebilmişti? Daha dönüp bakmamıştı bile. Aklımı okur gibi devam etti sözlerine:

- Boyunu nerden bildim, değil mi Doktor Bey? Onun için sustunuz.
- Evet.
- Onu da siz bulun.
- ....hala ne olduğunu bilemediniz.
- Öyle birşey söylemedim.
- Aksini de söylemediniz.
- Zaman kazanmaya çalışmanıza lüzum yok, düşünmek isterseniz izin verebilirim.
Bak sen. O izin vermese düşünemeyeceğim sanki .... ama, haklı. Düşünenem. Aklımı Ondan alamam çünkü.

- Bilemedim.
- Tebrikler.
- Neden tebrik ediyorsunuz? Bilemedim ki....
- Asıl, bilseydiniz tebrik etmezdim, çünkü cevap sandığınızdan çokdaha basit. İnsanlar, özellikle de sizin gibi mektepliler, kolay kolay kabullenemez herşeyi bilemeyeceğini. Ben, sizin bunu kabullenişinize saygı duyuyorum.
- Teşekkür ederim.
- Rica ederim.
- Oturabilir miyim?
- Hayır.
- Peki.

Gerçi ilk defa, odasına benim getirdiğim (ve daha evvelsinde benim odama ait olan) demir masanın başındaki sandalyesine oturmak için izin istiyordum ama .... bilmem ki. Acaba izin istememin tuhafiyetini mi anlatmak istiyordu ??hayır?? derken?

- Açmayacak mısınız?
- Paketlememişsiniz ki.
- Boyunu nasıl bildiğinizi söylemezseniz, paketlemediğimi nerden bildiğinizi sormayacağım.
- Beni zekamı etmek zorunda kalmamakla tehtid etmeye çalışmanıza anlam veremiyorum.



İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.

Hastaneden erken çıktım o gün. Karaköyde dükkanlar kapanmadan yetişmem gerekiyordu ve trafik, malum. Yerimde duramadım otobüste, varana dek. Bir doktorun belki de en son uğrayacağı dükkanlardan birine gidiyordum. Bahçelievler durağından otobüse binen bir çocuk, hiç tahmin etmediğim şekilde gerginliğimi alacaktı benden.

Üstüne başına bakılırsa ya bir kaporta atölyesinde ya da egzostçuda çalışıyor olmalıydı. Otobüse binmesi ile birlikte bir tiner, turpentin, benzin, ve karpit kokusu yayıldı. Bu kimyasallar öylesine keskindi ki otobüsteki tiksinilesi diğer tüm kokuları bastırıyordu. Tulumunun cebinden kırış kırış bir banknot çıkartıp muavine uzattı. Para üstünü kapkara eliyle alıp cebine geri koydu. Sonra kendisine mülteciymiş gibi bakan, otobüs gibi topluma malolmuş bir hizmetten yararlanmasını anlayamayan kalabalığın arasında demire tutundu. İşaret edip yanıma çağırdığımda otobüstekiler, en az kendisi kadar şaşkındı.

- Otur.
- Üzerinizi bularım abi.
- Otur sen.
- ....
- Adın ne bakayım?
- Tuncay.
- Tamirci misin?
- Kaportacıyım.
- Usta?
- Kalfa diyelim. Usta, İbrahim Ustadır.
- Nereye gidiyorsun?
- Karaköye. Karpit almaya.

Karpit. Ah be çocuk. Senin ellerin kalem tutmalıydı şimdi, karpit değil. Yaşın ne başın ne.

- Biliyor musun, ben de kaporta işine girdim.
- Ciddi misin abi? Ama .... ellerin ....
- Daha yeni başladım. Çömezim. Çırak bile değilim.
- Ehe ehe ....
- Neden güldün?
- Abi sen benle makara geçiyorsun. Beyaz önlüklü kaportacı mı olur!
- Neden olmasın Tuncay? Yasak mı?
- Yasak değil de .... batar be abi hemen.
- Olsun. Sen şimdi bana biraz iş öğret bakalım Tuncay. Mesela kaynak nasıl yapılır ....
- Kaynak?
- Hm hm. Sen anlatıver azcık da ustamdan zılgıt yemeyeyim.
- Ehe ehe .... anlatayım abi. Bak şimdi, evvela, karpiti böyle toz toz kırıp kazana dolduruyorsun , sonra

....

Tuncay anlattıkça onu ilgi ve heyecanla dinliyordum. O da, bu kısa dönem öğretmenliğinin keyfini çıkarıyordu. Anlattıkça coşuyor, coştukça anlatıyordu. Yarım saatte bana bütün kaporta işçiliğini anlatacak kadar heyecanlanmıştı. Çocuksu gözlerine yansıyordu bu. Ben ise onu, bir üniversite amfisinde sunum yaparken hayal ediyordum. Cidden, ait olduğu yer orasıydı. Bu yaşında değilse de, yakın gelecekte.


İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.

Neredeyse yarım saat olmuştu odasına gireli ben, ve hala pencereden başını çevirip bakmamıştı. Tamam, geçenki çukulata vukuatından dolayı bana kırgın olduğunu biliyordum. Ama ben ne yapayım .... kırmızı hapını Ona içirmenin başka hiçbir yolu yoktu ki. Bu Onun iyiliği içindi. Lakin herşeye rağmen kendini kandırılmış hissediyordu, ve, en kızdığı şeylerden biridir. Yani böyle bir yaklaşım beklemiyor değildim odasına girerken. Hazırlıklı gelmiştim bu nedenle.

Sol elimdeki HugOnun kitabını açtım usulca. Eski kitapların ciltleri eski kapılar gibidir, açılırken kendine has iniltiler çıkarırlar. Ve, bir Deli Kitap Serçesi bu iniltilere son derece duyarlıdır. Nitekim hemen kulak kabarttı; ateş kızılı saçlarının dinginliğinde bu hareketlenmeyi farketmek zor değildi. Minik bir serçe gibi başını aniden bana çevireceği anı bekledim usulca. Lakin o ana henüz varmamıştık; evvela kitabın sararmışlığının kokusu minik burnuna dek varmalıydı. O zaman biliyordum ki bakacaktı. Ardından, kitabın arasından çıkartacağım, ve bu defa sabıkasız olan beyaz çukulatayı dişleyişim ise başını pencereye yeniden geri çevirmesine engel olacaktı.

İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.

- En küçüğü bu mu?
- Budur beyim.
- Kaç para bu?

Satıcı bir benim yüzüme baktı, bir de yanımda öğrencisinin mürüvvetini gçren bir öğretmen edası ile dikilen Tuncay?a. Şüphesiz, benim gibi beyaz önlüklü, elleri tertemiz birine bir asetilen kaynağı satarken koyacağı fiyat, karşısında duran şu yağlı, paslı tuluma işlemezdi. Lakin, Tuncay ile ben arasındaki bağlantı adamın aklını kurcalıyordu bunu resmen gözlerinden okuyordum satır satır.

Öyle ya, bir psikiyatrist ile bir kaportacı kalfasının birlikte bir oto sanayide ne işi olabilir ? benim, otomobilimi tamire götürmemden gayrı. Eh, otobüsten birlikte indiğimize göre, iş iyice içinden çıkılmaz hale geliyordu. Neyse ki paranın yüzü sıcaktır. Kemal Atatürk?ün resmini görünce yola gelmeyecek çok az insan yaşıyor bu ülkede.

....

Tamam, kaynak makinesini satın almıştım. Peki şimdi ne yapacaktım? Caddenin kenarında, cebimde bir taksi parası bile kalmamışken? İşte Tuncay, bir kahramanlık daha gösterdi o anda.

- Buyur abi.
- Bu ne Tuncay?
- Taksi tutarsın abi, otobüse almazlar bunu.
- Tuncay, olmaz ....
- Rica ederim abi. Hayatımda ilk kez, saygı duyuldu bana.

Parasını aldım, ama bu sadece bir borçtu. İşim bitince yeni kaynak makinesi ile birlikte Tuncay?a geri ödeyecektim. Bu pahalı makineye sahip olursa kendi atölyesini kurabilirdi artık. Benimle şu son iki saatte yaşadığı öğretmenlik hayatını sürdürebilirdi.

Tabii, önce, bu nezaretten çıkmalı, kaynak makinesini de polisin elinden nasıl alırız ona bakmalı. Sonra gider Tuncay?ı bulurum.


İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.


Titriyordu Güzel Kadın. Bu iyiye işaret. Çünkü arkasına dönmemek için kendini zor tuttuğunun yegane göstergesidir. Sonunda suskunluğunu bozdu:

- Hile yapmak size yakışıyor mu Doktor Bey?
- Bir müsabakada olduğumuzu bilmiyordum.
- Müsabakada olmasak neden hile yapasınız?
- Neden müsabakada olalım?

Bu saatlerce sürebilirdi, bunu ikimiz de biliyorduk. Üstün geleni olmayan bir savaştı bu bizimkisi, birbirini içinde bulundukları geminin dibini delmekle tehtid eden iki tayfa gibi. Oda bunu biliyordu, lakin, ah çukulata sen nelere kadirsin ....

Bir Ahmet Haşim aniliği ile döndü geriye, lakin ben bu dönüşü bir Faruk Nafiz Çamlıbel sakinliği ile saatler ve sayfalarca anlatabilirdim.... Kızıl Saçlarının havalanışını, Şelale omuzlarının dönerken taşan bir barajın suları gibi üzerime hücum ettirdiği Hanımeli kokusunu, Alev Bakışlarının perdeleri tutuştururcasına Saçlarının arasında belirişini, ve Dudaklarının o insanın kalbine inan büzülüşünü. Yanakları kor kor olmuş bana bakıyordu şimdi. Döndüğü gibi de geldi, çukulatayı aldı elimden.

Ve dondu kaldı.


İstanbul, Zeytinburnu.
İş Bankası.
Gece.

- Sonra, ben de bizim biradere dedim ki ....
- Şşşş ....
- Ne?
- Bir ses duydum sanki.
- Ben birşey duymadım.
- Ya Selim ben huylandım, gel şu arabaya bir bakalım.
- Abi ne olacak zırhlı arabaya?
- Ya ne bileyim .... bankanın parası. Emanet.
- Öf be Orhan be .... ne vesveseli adamsın, yengeden betersin ha. Otur iki rekat şu işkembeni iç tama gider bakarız.


İstanbul, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.
Başhekim?in Odası.
Bugün.

- Komserim, benim doktorum öyle şey yapmaz. Bir yanlış anlaşılma olmuş olmalı.
- Ben bilmem sayın başhekim. Dün gece bankanın zırhlı aracına kaynak makinası ile 60 santimlik bir delik açılmış ön cepheden. Doktorunuzun cüzdanını olay mahalinde bulduk.
- Komserim, bahsettiğiniz adam bir Psikiyatr ? ne anlar kaportadan kaynak makinesinden? Sizin aklınız yatıyor mu buna? Zeytinburnunda bir sürü oto sanayi var onların neden ifadesini almıyorsunuz? Belki de adam cüzdanını çaldırdı, hırsız sonra olay mahalinda düşürdü ....
- Bir yan kesici, aynı zamanda bir kaportacı olabilir, bunu mu demeye çalışıyorsunuz sayın başhekim?
- Neden olamasın?
- O zaman bir doktor neden bir kaportacı olamasın?
- Ama komserim! Aynı şey değil ki!
- Hastaneyi arayacağız. İpucu bulamazsak bırakırız kendisini.


İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.


Bir saat mi sürdü, dört saat mi .... sormayın bunu bana. Bilemem. Hiçbir ademoğlu da bilemez, Beyaz Tenli Güzel Kadın sağ elimdekini görünce ne kadar zaman dondu kaldı karşımda. Onu ilk defa, bu kadar yakından, bu kadar uzun zaman, kara, Akşam Yıldızının Hemen Ardındaki Geceyi Anımsatan Gözlerinin ufkuna bakabilecek denli uzun süre karşımda ayyüzü bana dönükken durdurabilmiştim. Dosyasında resmi yoktu. Çekememişlerdi. Çektirmemesi bir yana dursun, nedense her denemelerinde film bembeyaz (overpoze) çıkmış, bir başka deyişle yanmıştı. Onu bir defa görseniz anlarsınız ne demek istediğimi.

- Nereye asalım istersin bunu?
- ....
- Şurası nasıl?
- ....
- Burası?
- ....

Cevap vermiyordu, sadece, ben ne tarafa çevirirsem hediyesini O da o tarafa dönüyordu, ve arkamdan geliyordu usulca. Bu şekilde çeke çeke Onu her yere götürebilirdim. Bunu idrak ettiğim o an kalbim durmadıysa bir daha da durmaz herhalde.


İstanbul, Zeytinburnu.
İş Bankası.
Gece.

- Alo! Alo! 155!
- Zeytinburnu Karakolu, buyrun ben Komser Cemil.
- Komserim, bir soygun ihbarında bulunmak istiyorum.
- Dinliyorum.
- İş Bankası. Zırhlı aracın ön penceresini karpit kaynağı ile kesmişler.
- Araçta ne kadar para vardı?
- Şu kadar milyon YTL, şu kadar kilogram altın.
- Şimdi ne kadar para var?
- Saymadık komserim.
- Sayadurun. Ben bir ekip gönderiyorum.


İstanbul, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.
Başhekim?in Odası.
Bugün.

- Durun, hastaneyi öyle arayamazsınız. Burası steril bir ortam!
- Ben anlamam sterlinden. Mahkeme emri var, arayacaz.


İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.

Ağırdı, tahmin ettiğimden de ağırdı. Adı üstünde, zırhlı cam. Kurşun geçirmez cam. Kurşun geçirmediğine göre, pekala deli de geçirmezdi: başhekimi bu şekilde razı edebilirdim belki 17 numaraya ayna koydurtmaya. Bu düşünce içimi rahatlattı bir nebze, bana o ağır çerçeveyi taşıma gücü verdi sanki.

İstanbul, Büyükçekmece.
Kuyumcular Pasajı.
Sabaha karşı.

- Tamam, ben bunun arkasını gümüşle kaplarım kaplamasına da .... çok gümüş gider beyefendi.
- Ne kadar gider?
- İşte bilemem. Eritip bakacağız artık, ne kadarı dökülür, ne kadarı ziyan olur. Ayna yapmak zahmetli iş.
- Olsun, sen yap, ne kadarsa ben öderim.
- Beyefendi, bir şey sorayım ama kızmayın ....
- Sorma. Evet, o kurşun geçirmez cam. Evet, ayna yapmanı istiyorum ondan. Evet, fiyatı önemli değil. Hayır, deli değilim. Evet, deli doktoruyum.


İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.

- Bu ben miyim .... ?
- Evet, sizsiniz.
- Ben güzel miyim?
- Güzel kelimesinin icad edilmesinin sebebi sizsiniz.
- Nerden biliyorsunuz?
- Sizden daha güzel bir kavram olmayışından.
- Bütün dünyayı gezmiş ve herşeyi görmüş gibi konuşuyorsunuz.
- Gezmedim ve görmedim, ama gezmiş ve görmüş birini tanıyorum. O söyledi.
- Bana niye söylemedi de size söyledi? Benim güzelliğimden sizene?
- Size de söyledi, hatta önce size söyledi, ama hatırlamıyorsunuz. Hafızanızı kaybettiniz.
- Kaybettiğimi nereden biliyorsunuz? Buldunuz mu ki?

Cevap vermedim, sadece elimdeki aynayı biraz daha açılandırıp bedenine doğru tuttum.

Sustu.

Öylesine güzeldi ki kendini bile susturuyordu güzelliği.

Ben de sustum, ve Kadın olduğunun farkına varmasını izledim sessizce.




İstanbul, Zeytinburnu.
İş Bankası.
Gece.

- Ekip 5, Ekip 5, olay yerindeki incelemeyi tamaladık komserim ? zibidibilibip.
- Ekip 5, temkiliniz nedir? ? zibidibilibip.
- Komserim, zırhlı aracın ön camını kesmişler kaynak makinesi ile. Araçtaki paraya dokunulmamış. Hatta sayımda fazla bile çıktı. Adam camın parasını bırakmış da gitmiş sanki komserim ? zibidibilibip.


İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.


- Bu bende kalabilir mi?
- Size getirdim zaten. Hediye demiştim ya.
- Olabilir, vermemek hala elinizde.
- Sizi Güzelliğinizden daha fazla esirgemelerine gönlüm elvermez.
- Beni benden nasıl esirgeyebilirler?
- Sizi size göstermeyerek.
- Siz beni bana anlatabilirsiniz isterseniz.
- Anlatamam.
- Neden?
- Anlatılamazsınız da ondan. Siz, şu aynadaki güzelliği anlatabilir misiniz? Sizi, ayna ile başbaşa bırakıyorum, kağıt kalem ve mürekkebiniz de var .... bir deneyin. Tek kelime yazamadığınız 12 saatin ardından yeniden sabah olduğunda, belki beni anlarsınız.


İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.

İşte böyle. Buradayım. Beyaz Tenli Güzel Kadın?ı o odadan kurtarmaya çalışırken kendimi kilitledim. Oysa .... Onunla hastanenin duvarları (ve kuralları) dışında bir yerde de konuşabilmek isterdim. Lakin aklımdaki bu değildi.

Bugün.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.

- Komserim .... son oda burası.
- Açın.
- Komser Bey, bakın bu odada tehlikeli bir hasta var. Hepimizin güvenliği için bırakınız ben gireyim.
- Olmaz. Biz de gireceğiz. Açın şu kapıyı.

....

- İşte orada Komserim, duvara asılı.
- Evet, sen merkezi ara, aracın camını bulduğumuzu bildir.
- Emredersiniz komserim.
- Sayın Başhekim, hastanın ifadesini alabilir miyiz ....
- Buyrun.

- Adınız?

- ....

- Adın nedir kızım?

- Babam olduğunuza göre adımı da bilirsiniz Komser Bey.

- Lahavle ....

- ....

- Kızım, odandaki bu aynanın ne olduğunu biliyor musun?

- Bilmiyordum, şimdi öğrendim siz söyleyince.

- Kızım, bunun nereden geldiğini biliyor musun?

- Biliyorum.

- Sen mi aldın?

- Evet ben aldım.

- Neden para almadın araçtan da penceresini aldın? Dahası, neden araca pencerenin tamir ücretini bıraktın?

- Bunları yapmayacak biri olsaydım bu odada olur muydum Komser Bey?

- Tamam, anlaşılmıştır, gözaltı. Götürün ....

- Komserim, bir hastayı nasıl götürebilirsiniz! Tedavi altında o!

- Bakın göstereyim, nasıl götürürüz.


İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.

Dediğim gibi, aklımdaki bu değildi: Onunla, bir karakolun nezaretinde buluşmak. Odasında zırhlı aynayı bulmuş olmalılar. Apar topar buraya getirdiler az evvel. Direnmiş, belli ki .... uyutmak durumunda kalmışlar.

Beyaz Tenli Güzel Kadın .... işte yine Sen, ben, ve dört duvar, parmaklıklar. Aslında değişen birşey yok. Tek fark, hastanenin duvarlarından kurtulduğumuz anda artık doktorun değilim, Sen de benim delim değilsin;

Ben Senin Delinim.
Sen de benim doktorum.

B.

Çarşamba, Ocak 11, 2006

Soyutlamak kendimi , sayutlamak Seni her yerden ve her şeyden . Bilmemek zamanın kaç olduğunu , bilmemek zamanın nereye kovaladığını diğerlerini . Sadece bende soluk alman ve sadece Sende soluk vermem . Gitmek ile kalmak arası bir kavramın olmadığı bir yerde , ama gerçekte tam da bu iki kavram arasında bir yerde ; kelimelerin tükenip ellerimizde sadece tenlerimizin sıcağının kaldığı noktada var olmak . İçmek saatlerce Seni saatleri o deliler hastanesinin bahçesinde düşünen adamın bulunduğu havuza savurmak bir daha geri dönüp almamak adına yapılan bir adım olması bunun hayatımızda ve de . Devrikler cümleler , aslında devrik olan cümleler hep birbirinini üzerine devrilmiş olanlar , sıcak durmak için bu havada , havaya bakımadan aldatmak için bizi onun soğuk olduğu konusunda . Biz ki bakmayız havanın nasıl olduğuna onlara güvenerekten . Ve onların belki de bizi kandırmasına izin vererekten . Sevmek dolu dizgin , sevmek başka şey bilmeden , dinlemeden hiçbir şeyi . Delice tutunmak karanlıktan korkar gibi birbirimizsizliğimizden korkaraktan . Santim santim , karış karış saymak nedir unutaraktan milimetrik hesaplar ve parmak ölçülerini kullanaraktan aramızdaki uzaklığın hesabını bilmek .. Işıkları kapatmak karanlıkta kalmak , kalmak mum ışığında , öylece görmeden basmak tuşlara ve sadece düşündüğün gibi yazmak sabahın ilk ışıklarına kadar ya da fark etmeden düşünmediklerini yazmak bir yandan ; ama eninde sonunda yazmak bir yere kadar olmayan sınırda dolanırken . Soğuk , tuzlu deniz suyunu burnuna çekmek , o süzülürken yemek borundan aşağı doğru geçtiği her noktada durup kendini hissettirmesini izlemek . Gidip oturmak taşlara , gidip hissetmek soğukluğunu , düşünmemek onu üşüyene dek orada , düşünmemek başka bir şeyi güzelliğinden başka . Noktalar koymak sayısız yere sokakta yürürken Sen , Seni izleyerek . Noktalarımın tümünü saçmak etrafa Sana kalmayıncaya kadar . Ve sadece bir tanesine saklamak var olan tek son için , sadece birin
elinde tutmak , ya da kilitler altına almak . Bırakmak onu orada o tozlanana dek , o kendini örümceklerin ellerine bırakana dek . Bekelemeden Seni , beklemeden beni beklemeden şu uzaklaşan gemiyi yağmurda ıslanmaya koşmak . Hiçbir şey düşünmeden ıslanmak sırılsıklam . Gülmek sonra dudaklarına . Dudaklarının o muhteşem eğrilerine bakarak onların aldığı hali almak . Sevmek Seni Deli Deli Atması Demek Minik Serçe'nin . Minik Serçe'nin kaleme vurması demek kendini .

Melek

Salı, Aralık 06, 2005

HAYATIMIN SIK YAŞANAN DİYALOGLARI

Bölüm Bir.

- Bebek Bey, Hanımınız ne işle meşgul?
- Melektir Efendim kendisi, Tanrı için çalışıyor.
- Anlayamadım..
- Kendisi Melektir Efendim.
- ..Tanrı için çalışıyor?
- Evet Efendim.

HAYATIMIN SIK YAŞANAN DİYALOGLARI

Bölüm İki.

- Bebek Bey harika bir seçim yaptınız, eşiniz bu elbiseyi çok sevecek.
- Teşekkür ederim Portakal Hanım, sayenizde... ben ne anlarım bayan elbisesi seçmekten.
- Aaa olur mu, çok ince bir zevkiniz var benden duymuş olmayın.
- İltifat Ediyorsunuz Portakal Hanım.
- Elbiseyi paketleyelim mi Bebek Bey kasadan alırsınız?
- Terzinize bir iki şey rica etsem..
- Tabii ki. Nedir? Basenlerden mi alalım? Askıları mı uzun? Siz söyleyin ben yazıyorum.
- Yazın Portakal Hanım: Sırt bölgesine birbirinden eşit aralıkta, kürek kemiklerinin üzerine gelecek şekilde dikey, birer karışlık iki yırtmaç.... ama kanat karışıyla.
- ...anlayamadım?
- Yırtmaç?
- Sırta?
- Evet..?
- Ama Bebek Bey bu elbisenin orasına yıtmaç konmaz ki - hem de o şekilde çift...
- Kanatları Nereden Çıkacak Dışarı Kızın Portakal Hanım?
- Kolları demek istediniz herhalde? Ama onlar için yer va....
- Kollar demek istemedim Kanatları dedim.
- Nasıl yani?
- ..Melek Portakal Hanım, Melektir kendisi de.. Kanatları var böyle boyunun bir buçuk misli.
- Kanatları var?
- Hm hm. Melektir Kendisi. Eşim benim, Melek.
- Hani uçar, tepesinde halka...
- Halkasını takmıyor, saçını bozuyormuş. Ama evet var halkası da var, evde, hatta arpı bile var.
- ...
- Portakal Hanım?
- Yırtmaçlar ne kadar olsun demiştiniz?
- Birer karış. Ama kanat karışı.

HAYATIMIN SIK YAŞANAN DİYALOGLARI


Bölüm Üç

- Melek, kanadını camdan çıkarma Hayatım araba havalanıyor.
- ...la-la la..
- Melek... bak kontrolümü kaybediyorum Hayatım yapma.
- ...yıldızların aaaltında..
- Bak hiç laf dinliyor mu ... Güzel Kızım kanadını camdan çıkarıp şarkı söylemekten hoşlandığını biliyorum ama bak yoldayız burası evimizin camı değil ki...
- "BEBEK ARABASI, KENARA ÇEK.."
- Hah. Al işte...

...

- İyi günler, Ehliyet ve ruhsat rica edeyim.
- İyi günler memur bey, nasılsınız memur bey, buyrun memur bey.
- ...
- Ne güzel bir gün değil mi?
- ...trafik sigortası?
- Yok, ben günü sormuştum.
- Ben de trafik sigortanızı soruyorum.
- Ne yapacaksınız?
- Yolunuza benim arabada devam edip etmemenize karar vermeme yardımcı olacak.
- Ah, o zaman buyrunuz burada memur bey. Size zahmet etmek ister miyiz hiç.
- Di mi... Vergi pulunuz, Bebek Bey?
- Bir saniye hemen çıkarayım.
- Bu posta pulu Bebek Bey.
- Aaa siz de pul koleksiyoncususunuz?
- Hayır ben trafik polisiyim.
- Peki ... veriniz pulumu , alınız pulunuzu.
- Plaka mührünüz?
- Şöyle bakınız profilden..
- Yangın söndürücünüz var mı?
- Hangisini göstereyim? Her koltuğun altında bir tane var bakınız.
- Can simidinizi ve paraşütünüzü göreyim?
- Anlayamadım?
- Can simidi ve paraşüt dedim..
- Memur bey bir sorun mu var?
- Bebek Bey - birincisi, Boğaz Köprüsünde bebek arabası sürüyorsunuz. İkincisi, arabanızı sol iki tekerleğin üzerinde sürüyorsunuz. Üçüncüsü, davranışınız Otoyol ve Hemzemin Geçitler Terbiyesine aykırı ve köprüden uçarsanız can simidine de paraşüte de ihtiyacınız olacak - yanınızda taşımıyorsanız ona ceza keseceğim.
- Melek var yanımda memur bey? Uçsak bile düşmeyiz ki..
- Evet, zaten böyle araç kullanırsanız işiniz meleklere kaldı.
- Hayır ciddiyim ... bakın sağ koltukta oturuyor. O kadar söyledim kanadını camdan çıkarmasın araba havalanıyor diye ama dinletemedim Memur Bey Amcası.
- Melek?
- Evet Memur Bey Melektir kendisi. Göster Kızım kanatlarını Memur Bey Amcana... bak görüyor musun utandı kapattı şimdi ... :) (FISILTI: Kızım göstersene kanatlarını ceza kesçek adam)
- (FISILTI: Banane, Sen bana çukulata kalem kağıt aldın mı.. hem yesem hem yazsam hem şarkı söylesem..)
- (FISILTI: Ya tamam, bak eve gidelim söz..)
- (FISILTI: Banane dün de öyle demiştin - ben şimdi isterim)
- Bebek Bey, konuşmanız bittiyse pencereye çıkın da güzel yüzünüzü bir görelim
- Memur Bey, bakın sırf Çilekliğinden yapıyor ... Kanatları var diyorum, Melek kendisi, Tanrı için çalışıyor..
- Bebek Bey şuraya üfler misiniz?
- Hayır sarhoş değilim ben.
- Bu alkolmetre değil Bebek Bey Delimetre bunun ismi.


HAYATIMIN SIK YAŞANAN DİYALOGLARI

Bölüm Dört

- Eyvah ! Çilekli Tokamı yukarıda unuttum ... fff .
- Ah Sevgili , ah ! Haydi al gel çabuk .
- Bebek Bey , uçağa geç kalacağız .
- Merak etmeyin Kibrit Bey , hemen alır gelir şimdi .
- Siz kaçıncı katta ikamet ediyorsunuz?
- Onsekiz.
- Geldim Hayatım .
- Ama... ama nasıl... bir dakika olmadı gideli! Asansör bozuk ... ? Kızımız atletizmle mi meşgul ?
- Hayır efendim melektir kendisi , Tanrı için çalışıyor .
- Melek ?
- Hm hm , Tanrı için çalışıyor , hatta bu sene Yılın Meleği seçildi .

...

DAHA SONRA - ARABADA - İSTANBUL TRAFİĞİ

- Bebek , ben acıktım .
- Dört gofretten sonra mı ?
- Yaa - yimedim ben , çukulata sağlığa zarar .
- Sus !! 18 katı sırf toka için uçmazsın sen , belli yine babaannemize aldığımız gofretlerde kaldı aklın .
- Yaa ! ff..
- Şşş ! Yatakodasının camına uçup gelmen on saniyeyi bulmaz , bilmiyorum sanki !
- Dört tane yediğimi nerden biliyorsun ?
- Kutuda dört tane kalmıştı . Tecrübe diyelim .


HAYATIMIN SIK YAŞANAN DİYALOGLARI

Bölüm Altı

- Melek sana kaç defa komşulardan tuz yahut pulbiber yahut soğan ne bileyim, birşey isteyeceğin zaman kapılarına gitmelisin dedim ? Bu kaçıncı Hayatım ... bak İskele Bacıyı da Senin yüzünden hastaneye kaldırmışlar dün !
- Ama Sen Kibrit Beylerden öyle camı tıklatıp isteyebileceğimi söylemiştin ... ?
- Melek , Kibrit Beyler zemin katta oturuyor Hayatım, ondördüncüde değil . Kadın Seni camda görünce fenalaşmış . Yapma diyorum şunu apartmanı sinir hastası ettin ...
- Bb.. Hüüüüüüüüüüüüüüü... !!
- ..fffffff.. ya kıyamam , ağlama ... tamam ağlama tamam , ilk fırsatta tek katlı bir eve taşınacağız söz . Sen de haklısın ne diyeyim . Apartmanda melek mi yaşarmış , nerede görülmüş ...

Pazartesi, Aralık 05, 2005

Hüznüm gözlerimde büyüyor gemiler limandan uzaklaşırken . Rıhtımda durmuş denize bakan denizkızı misali kala kalıyorum orada , son bıraktığın yerde beni . Uzanıp yerden alasım geliyor kopardıkları kır çiçeklerini . Ellerim acıyacak diye korkuyor musun ? Korkma , bırak .
Sadece rüzgarın sesini dinlemek var aslında şimdi kulaklarında . Usanıp ağlamaktan ve yorulup hep gözlerini açık tutmaktan ; tüm bunlar yerine koyverip yaşamın istediğinin içine katılmak var akan kana şimdi , şuradan .
Ufak ayaklarının altında kaplayacağı alan kadar bir dünya olmak var Bebeğe O emekleyebilsin diye üzerinde . Kendi etrafında serbestçe dönüşleri ve dizlerinin yumuk yumuk dokunuşları teninde .
Deniz ağlıyor sanıyor görenler dalgaları savurduğu vakit bir o yana bir bu yana . Halbuki deniz savurduğu vakit dalgalarını kıyıya doğru bir yerlere insanlar sanırlar ki öfkelendi bir şeye ; ama bugün durum farklı : denizin gözlerinde gözlerimdeki hüzün . Neden durmak bilmeden ya da yorulmak koşturuyor ki dünya dönmek için ? Halbuki dursa bir an ve dinlense ? Dursa ve dinlense andan kısa bir sürede ve sonra devam etse kendi koşturmasında kaybolmaya ...
Dursa duracak mı nefes almamız da bir andan kısa bir sürede ? Biz duracak mıyız olduğumuz yerde ? Ya da ... Neden ?

Melek

Cumartesi, Kasım 26, 2005

Bilse bilse bir Biz bilir Bizi .
bir de şu semadaki deli martı .
ya martı da bir gariplik var
ya Biz-de
ama hepsinden geç
sanki her şeyde Biz var .

kasım 05

Melek

Salı, Kasım 22, 2005

Nasıl Öpsem Nasıl Öpsem...

Nice zamandır aklımı kurcalayan bir soru bu.
Efendim?
"Öp işte..!" mi?

:)

Karların üzerindeki bir kömür parçası kadar belli, bir melekler hakkındaki bilginizin o kömürden büyük olmadığı. Bunu söylüyorsanız, hayatınızda bir meleği görmüş bile değilsinizdir - kaldı ki Ona Aşık olmak.

Hayır, öyle "öpemezsiniz işte". Sepetten bir elma alıp ısırmak ile mangaldan bir kor parçasını kapıp dudaklarınıza götürmek kadar fark vardır arada. Damdan düşer gibi bir meleği öpmeye kalkarsanız, kömür olmuş dudaklarla oturursunuz. (İşte asıl paradoks burada başlıyor - damdan düşer gibi öpülmekten hoşlanıyorlar çünkü ... nasıl, depresyona girmeye başladınız mı şimdiden?) Nerden mi biliyorum? Biz bu dudakları sobada karartmadık herhalde ...

- - -

Dudaklarından başlanmaz. Büyük hata. Yükseklerde rüzgarlar sert eser, ve serçelikleri dolayısı ile melekler oralarda uçtukları için, dudaklarını sıcak ve nemli tutarak sert hava koşullarından korumak adına üzerlerine peri tozu sürerler. Peri Tozunu hafife almamalı. (Peri Tozunun ne olduğunu bilmiyorsanız size peri tozu ile ilgili bilmeniz gereken tek şeyi söyleyeyim: Pudra Şekerinin Alevden Yapılanına Denir). Yanakları Dudaklarına oranla çok daha güvenlidir, ve nispeten daha az peri tozu kaplı olur. Fakat yanaklarından öpüldüklerinde de içgüdüsel olarak ısırma ihtiyacı duyuyorlar! Yanaklarından başlayacaksanız Onu şaşırtmanız, en azından dikkatini başka yere çekmeniz gerekiyor. Bunu yaparken de ilkokulda parmak kaldırır gibi gökyüzünü işaret edip "bak Franz Kafka geçiyor" gibisinden bir hareketle muvaffak olamıyorsunuz... gökyüzünü ve uçan şeyleri sizden çok daha iyi bildiği için ilgilenmiyor, dönüp oraya bakmak yerine dönüp ısırıyor.

Yanakları ve Dudaklarından ümidi kestiğinizde geriye saçları ve teni kalıyor.

Saçları ateşten tellerden oluştuğu için, öpmeyi bırakın dokunamazsınız bile. Başının tepesinden, incecik bir yanardağ gibi ateş ateş bedenine akan bir Alev Pınarıdır o saçlar. Ten ise............ Bedenlerinin en büyük bölümünü oluşturan Kanatları tarafından çevrilidir. Bu Kanatlar, büyüleyici ve çekici olmalarına rağmen kendileri peri tozu kaplı olduğu için öpülemezler - ve kanatlarını Deli Kar Serçeleri gibi bedenlerinin etrafında gezdirdikleri için tenine yaklaşamazsınız bile.

Kanatlarını indirtmenin bugüne dek işe yaradığı bilinen tek metodu, gözlerinin önüne bir çift Kiraz tutmak. Gözlerinde Kiraz ve Çilek meyvelerini ayırd edebilmelerine engel olan bir yapı bulunduğundan (ve çilek yemeyi çok sevdiklerinden) dolayı gözlerini böyle burunlarının ucuna doğrultup Kiraz salkımına bakakalıyorlar - o esnada yanmadan ve ısırılmadan birazcık öpebilirsiniz.

Fakat bu mevsimde kirazı nereden bulayım ... ?

Bebek

Salı, Kasım 08, 2005

Bir Bebek iseniz, ağlamak çok yabancısı olmadığınız birşeydir. Hele ki, emeklemekten fazlasını yapma içgüdüsünün kapıyı çaldığı o dönemde. Bir Bebek iseniz, bilirsiniz, emeklemekten yürümeye geçişin komedramını - bilmiyorsanız yahut unuttu iseniz üç tekerlekliden inip iki tekerlekli bisiklete ilk bindiğiniz günü anımsayın.

Bir Bebek iseniz, ağlamak çok yabancısı olmadığınız birşeydir. Çünkü her gördüğünü yapmak isteyen bir yer cücesisinizdir ve hayata temel yaklaşımınız "o yapabiliyorsa ben de yapabilirim" şeklindedir. Sizin sadece beş elma onun ise elma ağacı boyunda olmasının bir fark arz ettiğini idrak edemeyecek kadar keçisinizdir. Hayatında ilk defa kuş gören bir bebeğin neden yapacağı ilk şeyin kollarını çırpıp mama sandalyesinden atlamak olduğunu belki daha iyi anlıyorsunuz şimdi.

Bir Bebek iseniz, ağlamak çok yabancısı olmadığınız birşeydir. Çünkü ağlamak temel iletişim metodunuzun yarısıdır. (Diğer yarısı gülmektir). Bunu bir düşünün. Anlatmak istediğiniz herşeyin sadece yarısını gülümseyerek anlatabiliyorsanız ağlamanın kaçınılmazlığını. Büyümekle bu oran değişmez ama nedense ağlamanın namı değişir, ağlamayı bir zayıflık, bir kusur gibi akgılamaya başlanılır. İşte bu yüzden büyükler ağlamaları gereken zamanlarda da gülerler. Özetle, söyledikleri her cümlenin yarısında saçmalarlar.

Bunun böyle olmasının yegane nedeni, büyüklerin melekleri göremekten aciz oluşudur. Çünkü, bebeklerden başka, sadece melekler, ağlamanın herşeyin yarısı olduğunu bilirler. Nitekim, bir melekseniz, ağlamak çok yabancısı olmadığınız birşeydir.

Bebek

Öğretmenlik yapıyor olması gereken saat ve yer. Ames, IA.

Çarşamba, Kasım 02, 2005


Alev alev teni ...
Alev soluk alışı ..
Bir adam beni olduğumdan daha deli kılıyor .
Sayfalar yırtılıyor , sayfalar artık parça parça dökülüyor tenimden ve
ışıldıyor tüm güzelliği ile melek kanatlar .
Bir Bebek , parmaklarının ucunda kalkıyor tutunarak tenine
Bir Bebek , bu haliyle , dokunabilmek için çırpınıyor o parlak güzelliklere .
Bebek dokunuş Melek'i olduğundan daha güzel kılıyor .
Melek kanatlar efsanelere üflüyor soluğunu .
Yıldızlar dökülüyor şimdi saçlarından
Yıldızlar ,
boynundan
damlıyor göğsüne ve
ruhunu sarmalıyor .
Melek , Gece-de geliyor ...

Bebek Haşim'e

Salı, Kasım 01, 2005

... hayır, bir de tatlı, bir de tatlı !!

Uf.

Dört duvarı örenimiz çatısını kapatıp, içeriden kilitlemiş kapıyı, kendi dünyevi meselelerimizle masa başına oturmuş ömrümüzün her biri bir altın değerindeki saatlerini har vurup harman savururken, bütün dünyanın elinde ne varsa bir kenara bırakıp ilgilenmesi gereken konu, dünyanın bir ucunda, doğru bildiğimiz herşeyin aleyhinde ilerliyor: Melek'in Güzelliği.
Biz böyle mi gördük babamızdan !! Kadın dediğin güzelliğinin haddini bilmeli biraz ... şair ettiğin yetmedi beni şimdi de filozof mu edeceksin ...
Bebek Haşim

Pazartesi, Ekim 31, 2005

"Bu bir hikaye... Beyaz tenine saklanmış tüm sayfalarla bir kadın ağlıyor ıslak sokağın orta yerinde. Sayfaları usulca kaldırıyor teninden,usulca ayırıyor birbirinden. Ayrılırken sayfalar yırtılıyor, parça parça oluyor sayfalar. Sayfalarının altından beyaz teni gözüküyor kadının."

Yeni değil bu. Melek, 19 Eylül akşamı yatağında bulduğu yırtık sayfaların üzerine yazdı bunu oraya. Bilmediği şey, en az onun yırtık sayfalara dair yazdıklarımdan etkilenişi kadar, ben de bu paragraftan etkileniyorum. Bu paragrafı sarınıyorum onun yeni yazılarını okumadan her evvel, Tenim gözüküyor paragrafın kenarlarından.

Cuma, Eylül 16, 2005




ASLINDA..

Orkideler, bir meleğin dokunduğu suya düşmüş incir yapraklarıdır.
Dondurma, bir meleğin dokunduğu kartopundan icad edilmiştir.
Fransızca, bir meleğin dokunduğu için ipeksi bir dildir.
Çilekler, bir meleğin dokunduğu kirazlardır.
Çikolata, bir meleğin dokunduğu (sonra sağlığa zararlı diye bir daha dokunmadığı) sararmış sonbahar yapraklarından yapılır.
Okyanus, bir Pınar'ın dokunduğu çöldür.
Pınar, bir meleğin dokunduğu akarsulara denir.
Stradivari, bir meleğin dokunduğu ağaçları görebilen tek luthier idi.

Bebek, bir meleğin size dokunduğu zaman geldiğiniz haldir.

B.

"Mavi Kanatlı Minik Kelebek, dün gece sessizce nefesi ile buğuladığı bu cama beni ne deli sevdiğini yazmış yağmur ellerinin çiğdamlası parmakuçlarıyla" diyeceğim, insanlar, duvarımdaki
özenle çerçevelenmiş koca pencereyi görüp ne olduğunu sordukları vakit.

Bebek


Bu gece sana yazmalıydım . Hangi kalemle olursa olsun , nereyi bulursam bulayım sana yazmalıydım . Anlaşılacak bir istek bekleme benden . Bu , böyle bir şey işte . Benim için herşeydenöncegelen . Kelimeleri birleştirip dördünden beşinden bir tek kelime yapmalıydım . Bizim için , bize özel olacak . Yeniden anlamlandırdığımız . Her dokunuşumuzla değişiveren kelimelerimiz gibi .
Oturup sana yazmalıydım . Ve ben , Nazım'ın dört duvar arasında düşündüğü tek şey gibi bunu düşünüyordum sürekli . Anlatmalıydım sana , seni neden susturduğumu . İçimdeki çoşkunun giderek büyümesini .. Bendeki seni ve birçoğunu .
Yazmalıydım ya sana , şimdi dünyanın herhangibiryerindekisaat beni ilgilendirmiyordu az ya da çok . Sen uyuyor olsan dahi yerinden kaldırıp o güzel bedeni , ellerim arasına alarak yazdıklarımı okumalıydım ağır ağır . Bedenimin yavaş yavaş nemlenmesi gibi dökülmeliydi kelimeler dudaklarımdan . Önce bende demlenmeli daha sonra sana karışmalıydılar .
Yazmalıydım sana ve sahile koşmalıydım varlığına devam eden çoşkuyla . Sahilde denize atmalı sayfaları ve aya dönmeliydim yüzümü . Yakamoz ayaklarıma serilirdi o vakit , ay yeniden aşık olurdu yakamozun ucundaki bu kadına . Ufku bile baştan çıkartırdım bakarsın . Kimseler görmeden bir kerecik kucaklamama izin verirdi onu .
Bu gece mutlaka sana yazmalıydım . Sana Seni , Sana Ne Ölçüde Deli Olarak Sevdiğimi yazmalıydım sana .

Mavi Kanatlı Minik Kelebek

Pazartesi, Eylül 12, 2005

Minik, çok minik daha... beyaz tenli puf puf kollarını araladığında ufacık parmaklarının uçları yanyana dizilmiş beş elmayı bile bulmuyor. O kadar minik ki, beş elma sırtına konduğunda ağırlığından emekleyemiyor bile, böyle göbüşünün üzerine düşüp kalıveriyor. Bir serçenin gölgesi vursa, üşüyor. Yumuşacık teni o kadar hassas ki severken elinle sıksan morarıyor.

İşte böyle bir yaratık, kumsalda, mandalina mandalina yumuk bilekleri ve patates patates dizleri tuzlu suya gömülü halde ufka bakıyor derin derin. Gözlerindeki ifadeye baksan sanırsın ki ya suya batmayacak kadar hızlı emeklemeyi öğrenecek, ya da ufun ötesinden uçarak gelip onu alacak var, onu bekliyor... ikisinin arası birşey.

B.

Cumartesi, Eylül 10, 2005

Suyun yüzeyinde minik adımlarla yürüdüğünü düşle . Her gün aynı tempoda , yaşamındaki amaca parmaklarını dokundurmak için . Minik ayaklarında suyun tenini hissettiğini düşle gözlerini kapattığın vakit . İki yana açmış kollarınla güneşi kucakladığını . Onun karşısında açmaya çalıştığın gözlerinde odakla daha sonra düşüncelerini . Onları açtığında aslında neyle karşılaşacağını bileceğini düşünen insanlar kadar yaşamadığını daha sonrasında .
Ne kadar güzel bir varlık olduğunu bilmeden öylecene suyun yüzeyinde duran Bebeğe bakıyor gözlerim . Kollarını iki yana açmış beni kucakladığını sanan . Beni kucaklayabileceğini düşünecek kadar Bebek . Güneşi kendine aşık edebilecek kadar Güzel . Bana dokunduğunda yanacağını bilemeyecek kadar Deli .

Bebek'in Güneşi

Perşembe, Eylül 08, 2005

Bir Bebek ...
Ona yakışan tüm bilmemezliğiyle emekleyerek okyanuslar aşıyor bu mevsimlerde . Bulutlar ona sonbaharı müjdeliyor . Uzaklarda onunla birlikte hareket eden bir çift kanat . Yarattığı rüzgarı Bebeğin teninde hissettiği . Yumuk , bebek ellerinden birinde içi süt dolu olan bir biberona diğer elindeki koca çileği beceriksizce sıkıştırmaya çalışırken üstü başı süt içinde kalan .
Bir Bebek ...

Melek

Çarşamba, Eylül 07, 2005

08:25 - Dün.

Hindistan asıllı bir insanın odasına girdiğinizde, masasının arkasında, dikkat edin, mutlaka bir fil resmi görürsünüz. Kutsal kabul edilmesinin yanısıra, arkanıza güçlü bir yaratığı almanın her zaman gününüzün iyi ve kolay geçemsini sağlayacağına inanılır.

Amerikalılar odalarına deniz, gökyüzü resimleri asmayı severler. Çünkü zor günleri aşmak adına özgürlüklerinden güç aldıklarına inanırlar, ve genişlik enginlik resimleri asalrlar duvara... ülkeleri o kadar geniştir ki gezegendeki tek ülke olduğunu sanmaları kaçınılmazdır.

Odasına girdiğiniz insan İspanyol ise duvarda ya bir gitar dayalıdır, ya da duvara dayalı bir gitar resmi vardır. Çünkü ispanyollar zorluklara gitar çalarlar.

Oysa zor bir güne bir meleğin o eşsiz kanadının hücum kenarını öperek başlamak gibisi yoktur. Oradan öpüldüklerinde delirirler ve sizi alıp tüm zorlukların üzerinden uçururlar.

Bebek

Melek ilk meleklik brövesini aldı beri serçeler sustu bu diyarlarda. Şimdi hepsi bir kulak olmuşlar, okyanusun ötesindeki deli serçenin şarkılarını dinliyorlar. Güzelliğini henüz sadece anneanne serçelerin masallarından ve bir bebeğin sabaha dek biberonuna anlattıklarından duydukları Prenseslerinin.

B.