İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.
- Komserim, bir maruzatım var ....
- Ne var evladım?
- Nezaretteki beyaz önlüklü adam kağıt kalem istiyor.
- Deli doktoru? Ne yapacakmış? Kendisi deli onun be!
- Bilmiyorum komserim. Savunma mıymış neymiş.
- Bunun için mi geldin çocuğum? Ben size şu saatten sonra rahatsız etmeyin demedim mi! Biz ifadesini alırız vakti gelince, o neyi savunacakmış!
- Komserim ....
- Yıkıl!
....
Biliyorum, azar işitecek zavallı polis. Ama ne yapayım, onu bir şekilde göndermesem göğsümdeki zincire asılı dolmakalemimi çıkartıp bu notları rahatlıkla yazamazdım beyaz gömleğimin astarına. Tuhaf bir davranış, ki zaten mesleğim de gözönünde bulundurulunca, dikkat çeker, burdan çıkmamı iyice zorlaştırır bakarsın. Benim de böyle bir ruh hastalığım var işte: yazmak. Terzi kendi söküğünü dikemezmiş derler, ben de bu yazma saplantımı onaramıyorum.
Birincisi, buraya nasıl getirildim hatırlamıyorum. Sanırım başıma sert bir cisimle vuruldu. Lakin başıma o darbeyi ne zaman, nerede ve neden yedim onu çok iyi biliyorum. Herşey geçen gün, bir kasırga gibi hışımla çıktığımda başladı, başhekimin odasından. O ustura gibi insanı irkilten keskinlikte sözleri hala kulaklarımda yankılanıyor, koridorların duvarlarına çarpıp çarpıp geri dönüyordu bana:
Hayır. Yüz defa gelseniz yine cevabım hayır. Bu hastaların hayatlarında bir ayna görüp görebilecekleri tek zamanlar ya buraya girmeden evvel, yahut buradan çıktıktan sonrasıdır Haklıydı, sayın Başhekimim. Zaten bu hastanedeki her insan onun masasındaki bir dosya numarasından ibaretti. Bir ilkokul müdürü gibiydi; kutsal bir meslek olan öğretmenlik sıfatını gururla taşıyor, lakin öğrencilerinin bir tekini dahi tanımıyordu. Ha bir eksik ha iki fazla. Bin civarında olsunlar yeter, ki müfettiş soru sormasın.
Ama bir yolu olmak zorundaydı. Bu İnsanın İliklerini Yakan Güzellikteki Bir Kadınının beton duvarlar arasında kendi güzelliğini görebileceği bir aynadan yoksun tutulması ile, haritası yakılmış bir define arasında umutsuzluk bakımından ne fark vardı. Ayrıca .... ben güzelliğin iyileştirici gücüne inanırım. Kendi güzelliğinin Ona da yardımcı olmasını sağlayabilirdim belki, Onu ilk gördüğüm günden beri aklımda olan birşey. Lakin bunun için bir ayna gerekiyordu, şayet ne ben, ne de tanıdığım hiçbir yazar, Onu Ona kelimelerle anlatamazdı. Bir aynanın bunu başarabileceği de son derece şüpheli olmakla beraber, Onun Gözlerindeki gecede saklı sihirli birşeyler, kendi güzelliğini görürse, (bir başke deyişle, hatırlatılırsa ? hafızasını kaybetti beridir aynaya bakmamıştı) o saklandıkları yerden çıkıp bir mucize yaratabilirlerdi.
İşte o esnada aklıma geldi doktorluk kariyerimi riske atan o fikir. Beş katın merdivenlerini nasıl indiğimi hatırlamıyorum. Belki de düştüm. Belki de 17 numaradakinin yapabileceğine inandığım şekli ile, uçtum.
İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
Her zamanki gibi, güzel olduğu kadar, muhalefetti de küçük hanım. Daha ben Onun inceden hanımeli kokan odasına girer girmez, pencereye dönük yüzünü bana çevirmeye bile tenezzül etmeden başladı:
- Mürekkebim bitmedi.
- Biliyorum.
- Kalemimi kırmadım.
- Gördüm.
- Çukulata saati değil.
- Evet, daha 4 saati var.
- Aç değilim.
- Farkındayım.
- Yırtarak dahi bitiremeyeceğim kadar kağıt da var olduğuna göre odamda, siz neden buradasınız?
- Bir Doktor, sadece kağıt kalem mürekkep çukulata getirmek için mi uğramalı hastasının yanına?
- Başka ne eksiğim var?
- Bu.
- O nedir?
- Bir hediye.
- Doğumgünüm değil.
- Ne farkeder?
- Bana hediye vermek için bir sebebiniz olup olmaması arasındaki farkı farkeder.
- Bence hediye vermek için en yerinde sebep, sebepsizliktir.
- Sebepsizlik te bir sebeptir Doktor Bey ve sizin sebebiniz sebepsizlik değil.
- Madem herşeyi biliyorsunuz elimde ne olduğunu da bilin, dönüp bakmadan.
- Sağ elinizdekinin mi?
- Evet.... ama.... sağ elimde durduğunu nerden bildiniz?
- Müzisyenliğinizden ötürü sol kolunuz daha kuvvetli, bu nedenle ağır, ve 60 santim boylarında bir paketi ancak sağ elinizle merdivenlerden taşırsanız, bu denli nefes nefeseliğinizi saklama girişiminde bulunuyorsunuz konuşurken.
Hepsi tamam, da boyunu nereden bilebilmişti? Daha dönüp bakmamıştı bile. Aklımı okur gibi devam etti sözlerine:
- Boyunu nerden bildim, değil mi Doktor Bey? Onun için sustunuz.
- Evet.
- Onu da siz bulun.
- ....hala ne olduğunu bilemediniz.
- Öyle birşey söylemedim.
- Aksini de söylemediniz.
- Zaman kazanmaya çalışmanıza lüzum yok, düşünmek isterseniz izin verebilirim.
Bak sen. O izin vermese düşünemeyeceğim sanki .... ama, haklı. Düşünenem. Aklımı Ondan alamam çünkü.
- Bilemedim.
- Tebrikler.
- Neden tebrik ediyorsunuz? Bilemedim ki....
- Asıl, bilseydiniz tebrik etmezdim, çünkü cevap sandığınızdan çokdaha basit. İnsanlar, özellikle de sizin gibi mektepliler, kolay kolay kabullenemez herşeyi bilemeyeceğini. Ben, sizin bunu kabullenişinize saygı duyuyorum.
- Teşekkür ederim.
- Rica ederim.
- Oturabilir miyim?
- Hayır.
- Peki.
Gerçi ilk defa, odasına benim getirdiğim (ve daha evvelsinde benim odama ait olan) demir masanın başındaki sandalyesine oturmak için izin istiyordum ama .... bilmem ki. Acaba izin istememin tuhafiyetini mi anlatmak istiyordu ??hayır?? derken?
- Açmayacak mısınız?
- Paketlememişsiniz ki.
- Boyunu nasıl bildiğinizi söylemezseniz, paketlemediğimi nerden bildiğinizi sormayacağım.
- Beni zekamı etmek zorunda kalmamakla tehtid etmeye çalışmanıza anlam veremiyorum.
İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.
Hastaneden erken çıktım o gün. Karaköyde dükkanlar kapanmadan yetişmem gerekiyordu ve trafik, malum. Yerimde duramadım otobüste, varana dek. Bir doktorun belki de en son uğrayacağı dükkanlardan birine gidiyordum. Bahçelievler durağından otobüse binen bir çocuk, hiç tahmin etmediğim şekilde gerginliğimi alacaktı benden.
Üstüne başına bakılırsa ya bir kaporta atölyesinde ya da egzostçuda çalışıyor olmalıydı. Otobüse binmesi ile birlikte bir tiner, turpentin, benzin, ve karpit kokusu yayıldı. Bu kimyasallar öylesine keskindi ki otobüsteki tiksinilesi diğer tüm kokuları bastırıyordu. Tulumunun cebinden kırış kırış bir banknot çıkartıp muavine uzattı. Para üstünü kapkara eliyle alıp cebine geri koydu. Sonra kendisine mülteciymiş gibi bakan, otobüs gibi topluma malolmuş bir hizmetten yararlanmasını anlayamayan kalabalığın arasında demire tutundu. İşaret edip yanıma çağırdığımda otobüstekiler, en az kendisi kadar şaşkındı.
- Otur.
- Üzerinizi bularım abi.
- Otur sen.
- ....
- Adın ne bakayım?
- Tuncay.
- Tamirci misin?
- Kaportacıyım.
- Usta?
- Kalfa diyelim. Usta, İbrahim Ustadır.
- Nereye gidiyorsun?
- Karaköye. Karpit almaya.
Karpit. Ah be çocuk. Senin ellerin kalem tutmalıydı şimdi, karpit değil. Yaşın ne başın ne.
- Biliyor musun, ben de kaporta işine girdim.
- Ciddi misin abi? Ama .... ellerin ....
- Daha yeni başladım. Çömezim. Çırak bile değilim.
- Ehe ehe ....
- Neden güldün?
- Abi sen benle makara geçiyorsun. Beyaz önlüklü kaportacı mı olur!
- Neden olmasın Tuncay? Yasak mı?
- Yasak değil de .... batar be abi hemen.
- Olsun. Sen şimdi bana biraz iş öğret bakalım Tuncay. Mesela kaynak nasıl yapılır ....
- Kaynak?
- Hm hm. Sen anlatıver azcık da ustamdan zılgıt yemeyeyim.
- Ehe ehe .... anlatayım abi. Bak şimdi, evvela, karpiti böyle toz toz kırıp kazana dolduruyorsun , sonra
....
Tuncay anlattıkça onu ilgi ve heyecanla dinliyordum. O da, bu kısa dönem öğretmenliğinin keyfini çıkarıyordu. Anlattıkça coşuyor, coştukça anlatıyordu. Yarım saatte bana bütün kaporta işçiliğini anlatacak kadar heyecanlanmıştı. Çocuksu gözlerine yansıyordu bu. Ben ise onu, bir üniversite amfisinde sunum yaparken hayal ediyordum. Cidden, ait olduğu yer orasıydı. Bu yaşında değilse de, yakın gelecekte.
İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
Neredeyse yarım saat olmuştu odasına gireli ben, ve hala pencereden başını çevirip bakmamıştı. Tamam, geçenki çukulata vukuatından dolayı bana kırgın olduğunu biliyordum. Ama ben ne yapayım .... kırmızı hapını Ona içirmenin başka hiçbir yolu yoktu ki. Bu Onun iyiliği içindi. Lakin herşeye rağmen kendini kandırılmış hissediyordu, ve, en kızdığı şeylerden biridir. Yani böyle bir yaklaşım beklemiyor değildim odasına girerken. Hazırlıklı gelmiştim bu nedenle.
Sol elimdeki HugOnun kitabını açtım usulca. Eski kitapların ciltleri eski kapılar gibidir, açılırken kendine has iniltiler çıkarırlar. Ve, bir Deli Kitap Serçesi bu iniltilere son derece duyarlıdır. Nitekim hemen kulak kabarttı; ateş kızılı saçlarının dinginliğinde bu hareketlenmeyi farketmek zor değildi. Minik bir serçe gibi başını aniden bana çevireceği anı bekledim usulca. Lakin o ana henüz varmamıştık; evvela kitabın sararmışlığının kokusu minik burnuna dek varmalıydı. O zaman biliyordum ki bakacaktı. Ardından, kitabın arasından çıkartacağım, ve bu defa sabıkasız olan beyaz çukulatayı dişleyişim ise başını pencereye yeniden geri çevirmesine engel olacaktı.
İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.
- En küçüğü bu mu?
- Budur beyim.
- Kaç para bu?
Satıcı bir benim yüzüme baktı, bir de yanımda öğrencisinin mürüvvetini gçren bir öğretmen edası ile dikilen Tuncay?a. Şüphesiz, benim gibi beyaz önlüklü, elleri tertemiz birine bir asetilen kaynağı satarken koyacağı fiyat, karşısında duran şu yağlı, paslı tuluma işlemezdi. Lakin, Tuncay ile ben arasındaki bağlantı adamın aklını kurcalıyordu bunu resmen gözlerinden okuyordum satır satır.
Öyle ya, bir psikiyatrist ile bir kaportacı kalfasının birlikte bir oto sanayide ne işi olabilir ? benim, otomobilimi tamire götürmemden gayrı. Eh, otobüsten birlikte indiğimize göre, iş iyice içinden çıkılmaz hale geliyordu. Neyse ki paranın yüzü sıcaktır. Kemal Atatürk?ün resmini görünce yola gelmeyecek çok az insan yaşıyor bu ülkede.
....
Tamam, kaynak makinesini satın almıştım. Peki şimdi ne yapacaktım? Caddenin kenarında, cebimde bir taksi parası bile kalmamışken? İşte Tuncay, bir kahramanlık daha gösterdi o anda.
- Buyur abi.
- Bu ne Tuncay?
- Taksi tutarsın abi, otobüse almazlar bunu.
- Tuncay, olmaz ....
- Rica ederim abi. Hayatımda ilk kez, saygı duyuldu bana.
Parasını aldım, ama bu sadece bir borçtu. İşim bitince yeni kaynak makinesi ile birlikte Tuncay?a geri ödeyecektim. Bu pahalı makineye sahip olursa kendi atölyesini kurabilirdi artık. Benimle şu son iki saatte yaşadığı öğretmenlik hayatını sürdürebilirdi.
Tabii, önce, bu nezaretten çıkmalı, kaynak makinesini de polisin elinden nasıl alırız ona bakmalı. Sonra gider Tuncay?ı bulurum.
İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
Titriyordu Güzel Kadın. Bu iyiye işaret. Çünkü arkasına dönmemek için kendini zor tuttuğunun yegane göstergesidir. Sonunda suskunluğunu bozdu:
- Hile yapmak size yakışıyor mu Doktor Bey?
- Bir müsabakada olduğumuzu bilmiyordum.
- Müsabakada olmasak neden hile yapasınız?
- Neden müsabakada olalım?
Bu saatlerce sürebilirdi, bunu ikimiz de biliyorduk. Üstün geleni olmayan bir savaştı bu bizimkisi, birbirini içinde bulundukları geminin dibini delmekle tehtid eden iki tayfa gibi. Oda bunu biliyordu, lakin, ah çukulata sen nelere kadirsin ....
Bir Ahmet Haşim aniliği ile döndü geriye, lakin ben bu dönüşü bir Faruk Nafiz Çamlıbel sakinliği ile saatler ve sayfalarca anlatabilirdim.... Kızıl Saçlarının havalanışını, Şelale omuzlarının dönerken taşan bir barajın suları gibi üzerime hücum ettirdiği Hanımeli kokusunu, Alev Bakışlarının perdeleri tutuştururcasına Saçlarının arasında belirişini, ve Dudaklarının o insanın kalbine inan büzülüşünü. Yanakları kor kor olmuş bana bakıyordu şimdi. Döndüğü gibi de geldi, çukulatayı aldı elimden.
Ve dondu kaldı.
İstanbul, Zeytinburnu.
İş Bankası.
Gece.
- Sonra, ben de bizim biradere dedim ki ....
- Şşşş ....
- Ne?
- Bir ses duydum sanki.
- Ben birşey duymadım.
- Ya Selim ben huylandım, gel şu arabaya bir bakalım.
- Abi ne olacak zırhlı arabaya?
- Ya ne bileyim .... bankanın parası. Emanet.
- Öf be Orhan be .... ne vesveseli adamsın, yengeden betersin ha. Otur iki rekat şu işkembeni iç tama gider bakarız.
İstanbul, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.
Başhekim?in Odası.
Bugün.
- Komserim, benim doktorum öyle şey yapmaz. Bir yanlış anlaşılma olmuş olmalı.
- Ben bilmem sayın başhekim. Dün gece bankanın zırhlı aracına kaynak makinası ile 60 santimlik bir delik açılmış ön cepheden. Doktorunuzun cüzdanını olay mahalinde bulduk.
- Komserim, bahsettiğiniz adam bir Psikiyatr ? ne anlar kaportadan kaynak makinesinden? Sizin aklınız yatıyor mu buna? Zeytinburnunda bir sürü oto sanayi var onların neden ifadesini almıyorsunuz? Belki de adam cüzdanını çaldırdı, hırsız sonra olay mahalinda düşürdü ....
- Bir yan kesici, aynı zamanda bir kaportacı olabilir, bunu mu demeye çalışıyorsunuz sayın başhekim?
- Neden olamasın?
- O zaman bir doktor neden bir kaportacı olamasın?
- Ama komserim! Aynı şey değil ki!
- Hastaneyi arayacağız. İpucu bulamazsak bırakırız kendisini.
İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
Bir saat mi sürdü, dört saat mi .... sormayın bunu bana. Bilemem. Hiçbir ademoğlu da bilemez, Beyaz Tenli Güzel Kadın sağ elimdekini görünce ne kadar zaman dondu kaldı karşımda. Onu ilk defa, bu kadar yakından, bu kadar uzun zaman, kara, Akşam Yıldızının Hemen Ardındaki Geceyi Anımsatan Gözlerinin ufkuna bakabilecek denli uzun süre karşımda ayyüzü bana dönükken durdurabilmiştim. Dosyasında resmi yoktu. Çekememişlerdi. Çektirmemesi bir yana dursun, nedense her denemelerinde film bembeyaz (overpoze) çıkmış, bir başka deyişle yanmıştı. Onu bir defa görseniz anlarsınız ne demek istediğimi.
- Nereye asalım istersin bunu?
- ....
- Şurası nasıl?
- ....
- Burası?
- ....
Cevap vermiyordu, sadece, ben ne tarafa çevirirsem hediyesini O da o tarafa dönüyordu, ve arkamdan geliyordu usulca. Bu şekilde çeke çeke Onu her yere götürebilirdim. Bunu idrak ettiğim o an kalbim durmadıysa bir daha da durmaz herhalde.
İstanbul, Zeytinburnu.
İş Bankası.
Gece.
- Alo! Alo! 155!
- Zeytinburnu Karakolu, buyrun ben Komser Cemil.
- Komserim, bir soygun ihbarında bulunmak istiyorum.
- Dinliyorum.
- İş Bankası. Zırhlı aracın ön penceresini karpit kaynağı ile kesmişler.
- Araçta ne kadar para vardı?
- Şu kadar milyon YTL, şu kadar kilogram altın.
- Şimdi ne kadar para var?
- Saymadık komserim.
- Sayadurun. Ben bir ekip gönderiyorum.
İstanbul, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi.
Başhekim?in Odası.
Bugün.
- Durun, hastaneyi öyle arayamazsınız. Burası steril bir ortam!
- Ben anlamam sterlinden. Mahkeme emri var, arayacaz.
İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.
Ağırdı, tahmin ettiğimden de ağırdı. Adı üstünde, zırhlı cam. Kurşun geçirmez cam. Kurşun geçirmediğine göre, pekala deli de geçirmezdi: başhekimi bu şekilde razı edebilirdim belki 17 numaraya ayna koydurtmaya. Bu düşünce içimi rahatlattı bir nebze, bana o ağır çerçeveyi taşıma gücü verdi sanki.
İstanbul, Büyükçekmece.
Kuyumcular Pasajı.
Sabaha karşı.
- Tamam, ben bunun arkasını gümüşle kaplarım kaplamasına da .... çok gümüş gider beyefendi.
- Ne kadar gider?
- İşte bilemem. Eritip bakacağız artık, ne kadarı dökülür, ne kadarı ziyan olur. Ayna yapmak zahmetli iş.
- Olsun, sen yap, ne kadarsa ben öderim.
- Beyefendi, bir şey sorayım ama kızmayın ....
- Sorma. Evet, o kurşun geçirmez cam. Evet, ayna yapmanı istiyorum ondan. Evet, fiyatı önemli değil. Hayır, deli değilim. Evet, deli doktoruyum.
İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
- Bu ben miyim .... ?
- Evet, sizsiniz.
- Ben güzel miyim?
- Güzel kelimesinin icad edilmesinin sebebi sizsiniz.
- Nerden biliyorsunuz?
- Sizden daha güzel bir kavram olmayışından.
- Bütün dünyayı gezmiş ve herşeyi görmüş gibi konuşuyorsunuz.
- Gezmedim ve görmedim, ama gezmiş ve görmüş birini tanıyorum. O söyledi.
- Bana niye söylemedi de size söyledi? Benim güzelliğimden sizene?
- Size de söyledi, hatta önce size söyledi, ama hatırlamıyorsunuz. Hafızanızı kaybettiniz.
- Kaybettiğimi nereden biliyorsunuz? Buldunuz mu ki?
Cevap vermedim, sadece elimdeki aynayı biraz daha açılandırıp bedenine doğru tuttum.
Sustu.
Öylesine güzeldi ki kendini bile susturuyordu güzelliği.
Ben de sustum, ve Kadın olduğunun farkına varmasını izledim sessizce.
İstanbul, Zeytinburnu.
İş Bankası.
Gece.
- Ekip 5, Ekip 5, olay yerindeki incelemeyi tamaladık komserim ? zibidibilibip.
- Ekip 5, temkiliniz nedir? ? zibidibilibip.
- Komserim, zırhlı aracın ön camını kesmişler kaynak makinesi ile. Araçtaki paraya dokunulmamış. Hatta sayımda fazla bile çıktı. Adam camın parasını bırakmış da gitmiş sanki komserim ? zibidibilibip.
İki Gün Önce.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
- Bu bende kalabilir mi?
- Size getirdim zaten. Hediye demiştim ya.
- Olabilir, vermemek hala elinizde.
- Sizi Güzelliğinizden daha fazla esirgemelerine gönlüm elvermez.
- Beni benden nasıl esirgeyebilirler?
- Sizi size göstermeyerek.
- Siz beni bana anlatabilirsiniz isterseniz.
- Anlatamam.
- Neden?
- Anlatılamazsınız da ondan. Siz, şu aynadaki güzelliği anlatabilir misiniz? Sizi, ayna ile başbaşa bırakıyorum, kağıt kalem ve mürekkebiniz de var .... bir deneyin. Tek kelime yazamadığınız 12 saatin ardından yeniden sabah olduğunda, belki beni anlarsınız.
İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.
İşte böyle. Buradayım. Beyaz Tenli Güzel Kadın?ı o odadan kurtarmaya çalışırken kendimi kilitledim. Oysa .... Onunla hastanenin duvarları (ve kuralları) dışında bir yerde de konuşabilmek isterdim. Lakin aklımdaki bu değildi.
Bugün.
Bakırköy.
17 Numaralı Oda.
- Komserim .... son oda burası.
- Açın.
- Komser Bey, bakın bu odada tehlikeli bir hasta var. Hepimizin güvenliği için bırakınız ben gireyim.
- Olmaz. Biz de gireceğiz. Açın şu kapıyı.
....
- İşte orada Komserim, duvara asılı.
- Evet, sen merkezi ara, aracın camını bulduğumuzu bildir.
- Emredersiniz komserim.
- Sayın Başhekim, hastanın ifadesini alabilir miyiz ....
- Buyrun.
- Adınız?
- ....
- Adın nedir kızım?
- Babam olduğunuza göre adımı da bilirsiniz Komser Bey.
- Lahavle ....
- ....
- Kızım, odandaki bu aynanın ne olduğunu biliyor musun?
- Bilmiyordum, şimdi öğrendim siz söyleyince.
- Kızım, bunun nereden geldiğini biliyor musun?
- Biliyorum.
- Sen mi aldın?
- Evet ben aldım.
- Neden para almadın araçtan da penceresini aldın? Dahası, neden araca pencerenin tamir ücretini bıraktın?
- Bunları yapmayacak biri olsaydım bu odada olur muydum Komser Bey?
- Tamam, anlaşılmıştır, gözaltı. Götürün ....
- Komserim, bir hastayı nasıl götürebilirsiniz! Tedavi altında o!
- Bakın göstereyim, nasıl götürürüz.
İstanbul, Zeytinburnu Karakolu.
Nezaret.
Nisan 2006.
Dediğim gibi, aklımdaki bu değildi: Onunla, bir karakolun nezaretinde buluşmak. Odasında zırhlı aynayı bulmuş olmalılar. Apar topar buraya getirdiler az evvel. Direnmiş, belli ki .... uyutmak durumunda kalmışlar.
Beyaz Tenli Güzel Kadın .... işte yine Sen, ben, ve dört duvar, parmaklıklar. Aslında değişen birşey yok. Tek fark, hastanenin duvarlarından kurtulduğumuz anda artık doktorun değilim, Sen de benim delim değilsin;
Ben Senin Delinim.
Sen de benim doktorum.
B.